24 Ekim 2019 Perşembe
Ana Sayfa / Blog / Mutlu Son Yoktur, Mutlu Sonsuzluk Vardır..

Mutlu Son Yoktur, Mutlu Sonsuzluk Vardır..

60’lı yılların sonuydu…  Dünyada özgürlük rüzgârları esiyordu. Herkes, istediği gibi özgür davranmalıydı. Hippiler herkesin dilindeydi. Selçuk, İstanbul’da yaşayan, şehrin gözü açık gençlerinden biriydi. Yüzünü Avrupa’ya çevirmiş, hayalinde orada yaşamak vardı. 3 gün süren otobüs yolculuğu ile ancak Avusturya’ya varabilmişti. Otobüs arızalanmış ve ortada kalmıştı. Almanya’ya gitmek için aldı bavulunu eline ve bir oraya bir buraya gidip gelmeye başladı. Yabancı bir dil olmadan, yabancı bir memlekette yaşanacak tüm sıkıntıları yaşıyordu. Bir şekilde kendini Almanya’ya kadar atmayı başarmıştı. Hedef; Manş denizini aşıp İngiltere’ye varmaktı.

H1

Duydu ki; bir Türk varmış ve Türklere limanda iş ayarlıyormuş. Uzun uğraşlar sonunda, o adama ulaştı ve kendisinden yardım istedi.  Komisyonunu ödeyip limanda hamallığa başladı. Yol için yetecek parayı biriktirip İngiltere’nin yolunu tuttu.

İngiltere’de işler oldukça yolunda gitmişti. Tanıştığı Türkler, ona yine limanda iş ayarladılar.

H2

Bu sırada Helen’le tanıştı ve beraber yaşamaya başladılar. Çünkü evlilik ona göre bir şey değildi. Hayatını yaşamalıydı. Helen’le birlikte bir bar açtılar ve artık Helen’le her şey rüya gibiydi.

H3

Selçuk, artık hayalini kurduğu hayatı yaşıyordu. Ta ki Helen’in kardeşleriyle tartışıncaya dek… Gözü pekti, korkusuz ve cesaretliydi. Fakat evrak işleriyle uğraşmayı hiç sevmez ve bu tip işlerle hiç ilgilenmezdi.  Helen’le birlikte açtıkları barı, Helen’in üzerine açmışlardı. Ve Helen, kardeşleriyle olan kavgada Selçuk’a sırt çevirmişti. Selçuk’un derdi kaybettiği para değil, Helen’in ona nasıl böyle davrandığıydı. Yeniden başladı hayata… Artık limanda değil, gemilerde çalışmaya başlamıştı.

H4

Alkol, hayatının bir parçası olmuştu. Çok önemsemiyordu zaten hayatı. Çok da iyi para kazanıyordu bu defa. Yatırım yapacaksa da memleketine yapmalıydı. Kendince öyle bir düşünce içerisine girmişti. İki yılda bir İstanbul’a geliyor ve bir ev satın alıyordu. Evlerin sayısı beşe çıkmıştı. Artık memlekete dönme zamanı gelmişti.

İstanbul’a geldiğinde, bıraktığı İstanbul gitmişti ve artık yeni bir İstanbul vardı karşısında. Başka bir yere gitmeliydi.

H5

Ve güneye inmeye karar verdi.  Orada hayatını kurmak istedi. Öncelikle burada da bir bar açtı. Başlarda her şey çok güzeldi ama eksik bir şeyler vardı. Hayatında biri olmalıydı artık. Korkmadan sırtını dönebileceği ve hayata birlikte tutunabileceği… Tam da bu sırada Ayşe Hanım’la tanıştı. Ayşe Hanım da yıllarca kendisine gelen teklifleri hep geri çevirmiş, evlenmekten hep korkmuştu. Yaşı ilerlediği için de farklı hislere kapılmaya başlamıştı. Yalnız ölmek istemiyordu. Annesi, babası ölene dek böyle duygular hiç aklına gelmemişti. Kimi kimsesi olmayan Ayşe Hanım, arkadaşlarının vesilesiyle Selçuk Bey’le tanıştırıldı. Selçuk da farklı duygular hissetmişti Ayşe Hanım’a karşı.

H6

Ama Selçuk, Helen macerasından sonra korkuyordu aşktan ve sevmekten.  Ayşe, bir farklı gelmişti ona ve ikili bir süre sonra evlenmeye karar verdi. Ayşe ile hayat çok güzel geçiyordu. Birbirlerine karşı çok inanılmaz bir saygıları ve çok büyük bir sevgileri vardı. Her şey mükemmeldi. Ne Ayşe, ne de Selçuk, bu kadarını hayal etmemişlerdi. Tek eksikleri kalmıştı. Bir çocukları olsun istiyorlardı ama olmadı. İkisinin de yaşları çocuk sahibi olmak için oldukça ilerlemişti. Hangi doktora gittilerse hep aynı şeyleri söylüyorlardı.

H7

Barda işler yolundaydı… Yazın kazanılan para kışın da onlara yetecek kadardı. İstanbul’dan, Ankara’dan turistler geliyor, onlarla çok güzel arkadaşlıklar kuruyorlardı. Gel zaman, git zaman bu bölgenin müdavimlerinden Necdet’le samimiyetlerini ilerletmişlerdi. Ona da bir arazi almışlardı sahil kenarından. Ve böylece dostlukları iyice pekişmişti.

Günler ayları, aylar seneleri kovaladı… Her şey yolundaydı yolunda olmasına ama bir çocuklarının olmaması, onları çok üzüyordu. Bu sırada, evlat edinmeye karar verdiler. “Bu nedir? Nasıl olur? Nereye gitmek lazım?” Derken, Çocuk Esirgeme Kurumu’na başvurdular. Bu araştırmalardan mıdır, nedendir bilinmez; Ayşe, kendini hep yorgun hissetmeye başladığını fark etti. Bitmek bilmeyen ağrıları vardı. Kendi kendine; “Yaşlanıyorum, belki ondandır” diyordu. Ayşe’nin yüzündeki gülücükler, yerini acıya bırakmıştı. Çok geçmeden Selçuk, bu durumu fark etmişti. Hayat arkadaşı, artık eskisi kadar neşeli değildi. Bu halsizlik ve ağrılardan dolayı doktora gitmeye de başlamışlardı. Ama doktorlar, bir türlü bir teşhis koyamıyorlardı Ayşe’nin durumuna. Necdet, ziyaretlerine geldiğinde, onların bu durumuna şahit olmuştu. Onları Ankara’ya davet etti ve orada Ayşe’nin sıkıntısının ne olduğu ortaya çıktı. Maalesef, kanser teşhisi konmuştu ve o günün şartlarında tedaviler, yalnızca İstanbul ve Ankara’da yapılabiliyordu. Selçuk, karısının bu durumundan dolayı çok üzgündü. Çocuk Esirgeme Kurumu’ndan mutlu haber de gelmişti. Her şey yoluna girecekti. Mutlu haberi verip evlerine döneceklerdi. Fakat doktorun ağzından dökülenler, hiç de öyle değildi. Düğüm düğüm olmuştu her şey boğazında… Önce tedaviye başlayalım, sonra o işi de hallederiz diye düşündü Selçuk. O saatten sonra, ağır bir tedavi süreci başladı, hem maddi hem de manevi olarak. Ayşe’nin fazlasıyla acı çekmesi ve inlemeleri onu çok üzüyordu. Resmen karısı, gözünün önünde eriyip gidiyordu.

H8

Selçuk, tedavi masrafları için birer birer evlerini satmaya başladı. Son olarak, işletmekte olduğu, ekmek tekneleri olan bar kalmıştı elinde ama karısının olmadığı bir hayatta barın olması neye yarardı. Sonunda onu da sattı. Ama Ayşe, maalesef kurtarılamadı. Karısının ölümünün yanı sıra, ekonomik olarak da artık dibe vurmuştu. Ama canından çok sevdiği karısını kaybetmek çok zordu. Onun acı kaybının yanında, paranın hiçbir önemli yoktu. Zaten, o hiçbir zaman paraya önem de vermemişti.

Ayşe’nin ölümünün üzerinden beş koca yıl geçmişti. Selçuk’un acısı ise hep tazeydi. Her şeyini kaybetmişti ama hayat devam ediyordu. Devam etmek zorundaydı. Yaşadığı yerdeki komşuları, bölge insanı kendisine yardım etmek istiyordu ama Selçuk gururlu bir adamdı ve bunu kaldıramazdı. Gündelik işlere gidiyor, sahil kenarında balık avlayıp satmaya çalışıyor, böylece geçimini sağlamaya çalışıyordu.

Artık yaşı da yavaş yavaş 60’a yaklaşıyordu. Hızlı ve hareketli bir yaşam, çekilen onca acı, onu neredeyse 65-70 yaşında gösteriyordu. Eskisi gibi değildi artık. Hızlı hareket edemiyordu ve kendini sürekli yorgun hissediyordu. Neredeyse çocuk yaşından beri, o kadar çok çalışmıştı ama hiçbir zaman sigortası olmamıştı. Emekli olmak diye bir düşünce aklına hiç gelmemişti. Ruhu genç kalsa da bir gün bedenin yaşlanacağını aklına bile getirmemişti. Bar açmıştı ama resmi işlemlerini kendi adına yapmamıştı. Görüntü 70 olsa da kendisi 60 yaşında olunca devletten sosyal yardım da alamamıştı. Nasıl alacağını da bilmezdi ki. O, hayatı boyunca hiç böyle şeylerle ilgilenmemişti.

Bir gün balık tutarken olduğu yere yığılıp kalıverdi. Çevredekiler, apar topar alıp hastaneye götürdüler.

H9

Doktorlar, hep iyileşmesi için yapılması gerekenlerden bahsediyorlardı ama hiç “var mı?” demiyorlardı. Sıcak bir ev, sağlıklı beslenme ve dinlenmesi gerektiğini söylüyorlardı. Üstüne bir de hastane masrafları vardı, onun aklında… Sırası mıydı şimdi hasta olmanın?

Esnaf arkadaşları, kendi aralarında para toplayıp çıkarmışlardı onu hastaneden. Necdet’le dostluğunu bilen bir esnaf, durumunu arkadaşına anlattı. Necdet’in durumu iyiydi ve otel yapıyordu. O da daha önce teklif etmişti Selçuk’a; “Yanıma gel” diye. Ama Selçuk, hep reddetmişti arkadaşının bu teklifini. Bu kez böyle olmamalıydı. Necdet, arkadaşını zorlayacaktı yanında çalışması için. Selçuk, büyük ikna konuşmaları sonucunda, Necdet’in yanına gelmeyi kabul etmişti. Arkadaşı ona “Sen bir şey yapma. Al sana maaş, burada bekçilik yap. Sana sigorta da yapalım. Hastaneye de rahat rahat gidersin” demişti. Başka da bir çaresi yoktu Selçuk’un artık. Arkadaşına teşekkür etti ve onun yanında çalışmaya başladı.

H10

Necdet, işlerini iyice büyütmüş ve büyük bir iş adamı olmuştu. Selçuk’u oradaki şantiyede çalışan kayınbiraderi Hasan’a emanet etti. Hasan, hayatta hiçbir şey başaramamış, eniştesinin imkânlarıyla ailesine bakabilen ama kendini şantiye şefinin üstünde gören bir adamdı. Eniştesi, Selçuk’a göz kulak ol derken; “Tabii enişte, sen merak etme” diyor, eniştesi gidince de Selçuk’u kantinde işçi olarak çalıştırıyordu. Selçuk, hastaneden çıktığında zaten bir ayağı aksıyordu. Doktor, ayakta fazla kalmamasını tembihlemiş olmasına rağmen, Hasan’ın emirlerini yerine getirmekten geri durmuyordu. Aslında arkadaşına söylese, durum değişirdi ama nasıl söylenirdi ki böyle bir durum? O, kendisine imkanlar sunmuş, elinden geldiğince yardım etmişti. Bir de bunun üzerine şikâyet mi edecekti? Hasan, eniştesinin Selçuk’a daha iyi davrandığını görünce içten içe hasetleniyor, sinirleniyor ve onun torpilli olduğunu düşündüğü için sevmiyordu. Onu sürekli aşağılayıp aksayan ayağıyla dalga geçiyordu.  Selçuk, her şeyin farkındaydı ama elinden gelen bir şey yoktu. Geçmişinde bir sigortası olmalıydı, emekli olmalıydı… Bunlar olsaydı, bu yaşta Hasan gibi insanların maskarası olmazdı.

Gece uzun, gece yalnızlık demekti… Vicdan muhasebesi ve kendi muhasebesini yapıyordu her gece. Keşke çocukları olsaydı, onlar babalarına kol kanat gererlerdi. Necdet olmasaydı ne olurdu? Keşke zamanında sigorta yaptırsaydı, şimdiye kadar çoktan emekli bile olmuştu. Hastaneye para vermezdi. Emekli maaşıyla geçinip gider, kimseyi bu hasta haliyle çekmezdi. Belki hasta bile olmaz, ayağı aksamazdı. Selçuk, fazla zamanının kalmadığının farkındaydı ve bunun bir an önce olmasını istiyordu. O azgın dalgalardan hiç korkmamıştı, denizleri, okyanusları aşmıştı ama Hasan’dan korkuyordu artık. Yatağına yattığında sabah uyanmamak için Allah’a dua ediyordu. “Yarına uyanmak istemiyorum” diyordu ilahi seslenişlerinde…

Bir sabah, Selçuk’un duaları kabul oldu.

Hasan, içerden bağırıyordu, “İhtiyar, ihtiyar!” diye…

Ses vermeyince bir de baktı ki Selçuk ölmüş. Bu sırada, Necdet’in de yurt dışında olması sebebiyle kendisine ulaşamamışlardı. Belediye görevlileri, soğuk bir ambulans sedyesi ile gelip aldılar Selçuk’un cenazesini ve kimsesizler mezarlığına defnettiler Selçuk’un ruhunu teslim etmiş bedenini…

 

Son

 

Bu yazıda bahsi geçen kişi ve karakterler, gerçek bir hayat hikâyesinden alınmıştır.

Herkes, kendi hayatına bakıp bu hayattan bir ders çıkarabilir. Başımıza kötü bir şey gelecek diye sokağa çıkmayacak değiliz. Hayat, sevdiklerimizle bir bütün… Anne, baba, kardeş, eş, evlat, dostlar ve arkadaşlar… Elbette ki sıralama önce aile olmalı. Sonra dış çevre olmalı. Bu

gün genç olan arkadaşlar, yarın yaşlandığınızda bedeninizin sizi dinlemediğini göreceksiniz. O zaman, hem paraya hem de yanınızda birilerine ihtiyaç duyacaksınız. Bugünden bu hayat tarlasını ekip günü geldiğinde hasat etmek için, tarlayı sulayarak ve çapalayarak emek vermelisiniz…

 

 

 

Hakkında Harun Özer

İlginizi çekebilir

Kuzey Kıbrıs T.C. Gezi Önerileri

    Renkli bir mola verebileceğiniz en güzel lokasyonlardan biri olan Kuzey Kıbrıs, tarihi ve coğrafi …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close
Please support the site
By clicking any of these buttons you help our site to get better