24 Ekim 2019 Perşembe
Ana Sayfa / Blog / Fatma Çıtlak / Ne Olursan Ol Gel

Ne Olursan Ol Gel

Ne Olursan Ol Gel

Sevgili okurlarım; yoğun çalışma günlerimiz arasında bulduğum bu ilk fırsatta, sizlere felsefesi ile her ruha adeta can veren namı diğer Hz Mevlana Celaleddin Dergahı’na yaptığımız ziyaretimizden notlar paylaşacağım. Öncelikle belirtmeliyim ki bu yazı kesinlikle bir şehir tanıtımı değildir. Ailem ile birlikte gerçekleştirdiğim ve çok mutlu olduğum Mevlana ziyaretimiz sırasındaki izlenimlerimi derlediğim bir yazıdır. Oldukça verimli kullandığımız günübirlik gezimizde hızlı ve panaromik Konya merkez turunun ardından Mevlana Dergahı, Selimiye Cami, Şems-i Tebriz Dergahı, Şerafettin Cami, İplikçi Çarşısı ve Cami, Şehitlik ve Şehitler Anıtı, Şehir Müzesi, Selçuklu Müzesi, Alaaddin Keykubat Tepesi ve Kılıçarslan Konağı, Karatay Medresesi ve İnce Minare yakından görme fırsatı bulduğumuz tarihi yerlerdi. Fakat bu yazımda size sadece Mevlana Dergahı’nından bahsedeceğim. Elbette o müthiş lezzeti, meşhur etli ekmeği tattığımız Bolu Lokantasından da bahsetmeden yazımı sonlandırmayacağım.

Ulaşım imkanları oldukça gelişmiş olan Konya’da her yol şehir merkezi olan Alaaddin Keykubat Tepesine çıkmakta ve Mevlana Dergahı da dahil pek çok tarihi mekan bu bölgede yer almaktadır. Zaten Alaaddin Tepesi Selçuklu Devletinin Sarayının bulunduğu yer ve Mevlana Dergahı da bu sarayın gül bahçesinin yer aldığı bölgedeymiş. Bu gün müze olarak kullanılan Mevlana Dergahı, Sultan Alaaddin Keykubat tarafından Mevlana Celaleddin’in babası Sultan’l Ulema Bahaddin Veled’e hediye edilmiştir. Mevlana Celaleddin 17 Aralık 1273’de vefat edince, oğlu Sultan Veled Mevlananın mezarı üzerine türbe yapılmasını isteyenlerin isteklerini kabul ederek Yeşil Kubbe isimli türbeyi yaptırmıştır. Mevlevi Dergahı 1926 yılında müze olarak hizmete başlamıştır. Ahmed Eflaki’nin Kitabı Ariflerin Menkıbeleri’nde yazdığına göre; Mevlana Celaleddin babası için gül bahçesini türbe yapmak isteyen devrin sultanına, “gök kubbeden daha görkemlisini yapamayacağınıza göre zahmet etmeyin” diyerek teklifi geri çevirmiştir.

Mevlana Celaleddin’in “kendini bilmeye ve aşka” dayanan felsefesi yüzyıllar boyunca dünyayı etkiledi ve etkilemeye devam etmektedir. UNESCO 2007 yılını “Mevlana Yılı” ilan etti ve tüm dünyada onun “Hoşgörü Felsefsi’nin” tanıtımını yaptı. Bana kalırsa günümüzde dünyanın gerçekten de en çok ihtiyaç duyduğu destek bu felsefedir, belki de dünya, yaratılışından günümüze hoşgörüye hiç bu kadar çok ihtiyaç duymamıştır. Kendi yaşadığımız topraklarda, anladığımız inançlar içerisinde böylesi bir kültüre sahip olmak bizler için büyük bir şans olmakla birlikte, bu eşsiz kaynaktan nasıl ve ne kadar yararlanabildiğimiz soru işaretidir. Örneğin, cihan devleti olmayı başaran ve belkide tarihin en iyi yöneticilerinin yetiştirildiği Osmanlı Devleti’nde, Mevlana Dergahı çok sayıda devlet adamı hatta padişah yetiştirmiştir. Mevlana Celaleddin, yüzyıllar sonra bile hepimizin hislerine tek cümleyle anlam katmakta, sayfalarca yazarak anlatamayacağımız değerleri öğretmektedir. Kültürümüzün en değerli olgularından birisini yerinde görmek ve hissetmek öyle sanıyorum ki hepimiz için bir geziden çok görevdir. Ayrıca günümüzde kardeş ülkeler Özbekistan, Pakistan, İran ve Türkiye Mevlana Celaleddin’i ülke markası olarak tescillemek için yarışmaktadırlar. Kim bilir, belki de Mevlana’nın hoşgörü felsefesi ile bizlere öğreteceği şeyler bitmemiştir, belki de bu durum bu kardeş ülkeler için “yeni bir şansa” dönüşür …

Mevlana Müzesinde; zamanın ötesinde bilim malzemeleri, musiki ve semazen anıları ve aletleri, Türk Musikisinde bulunan bütün makamları çalabilen ve dünyadaki tek sekiz telli keman, Galileo ve öncesi dönemlere ait Dünya şekilleri ve küreler, Picasso dan önce olduğu söylenen soyut resim örneklerinden oluşan seccadeler, nemden etkilenmemesi için mum işi tekniği ile yazılmış Kuran el yazmaları bulabileceğiniz başlıca tarihi eserlerdir. Tüm bunların yanı sıra dönemin araç gereçlerine, takılara ve dergahın mimari yapısı ile ilgili bilgilere ulaşabilirsiniz.

Elbette harika gezimizin büyüsünden bir an çıkıp acıktığımızı hatırladığımızda, Konya’nın güzel ve samimi sokaklarının arasında Mevlana Müzesine yakın bir yerde bulunan Bolu Lokantasına tavsiye üzerine gittik. Kendi halinde mütevazi bir esnaf lokantası görünümündeki mekanda o meşhur etli ekmeği tadabilmek için, lokantanın dışına hatta komşu esnafların önlerine kadar uzanan bir kuyrukta 30 dk kadar beklememiz gerekti. Sıcak bir ortamın olduğu Bolu Lokantasının namını gerçekten de hak ettiğini, harika yemeğimizi mükemmel bir ayran ile yediğimizde anladık. Kesinlikle tavsiye ediyorum.

Konya’nın bende bıraktığı izlenim kesinlikle özel bir şehir turunu hak ettiğidir. Eğer sizler de benim gibi yapar ve sadece bir günlük gezi planlarsanız, vaktiniz sadece Mevlana ve çevresine yetecektir. Ayrıca bir şehir turu için kesinlikle ikinci bir gün daha ayarlanmalı ve kültürümüzün en önemli şehirlerinden birisi olan Konya da gezilmelid

ir.

Yazımı sonlandırırken tüm insanlığa sevmeyi ve hoşgörüyü anlatan güzel bir Mevlana nasihatini hatırlatmak istiyorum sizelere; “Küsmek ve darılmak için bahaneler aramak yerine, sevmek ve sevilmek için çareler arayın.”

Bir sonraki yazımda buluşabilmek dileği ile, sevgiyle kalın.

 

Fatma Çıtlak

Hakkında Fatma Oğuz

İlginizi çekebilir

Kuzey Kıbrıs T.C. Gezi Önerileri

    Renkli bir mola verebileceğiniz en güzel lokasyonlardan biri olan Kuzey Kıbrıs, tarihi ve coğrafi …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close
Please support the site
By clicking any of these buttons you help our site to get better